top of page

Beslenme Sürecim: Mart 2026

  • Yazarın fotoğrafı: Hüma
    Hüma
  • 2 Nis
  • 4 dakikada okunur
Bu Hikaye Senden Uzun Osman tiyatro oyunu sahnesi
Bu Hikaye Senden Uzun Osman tiyatro oyunu sahnesi

Selam, 

Haftalık keşifler adıyla başladığım bir yazıydı ama planlarım değişti, üstüne yazıyı bitirmeyi o kadar ertelim ki bu yazı kendini bir mart ayı seçkisi olarak buldu. 


8 Mart:


6 Mart’ta Kadıköy Eğitim Sahnesi’ndeki. Aylin Balboa’nın yazdığı Bu Hikaye Senden Uzun Osman kitabının tiyatro uyarlamasını izledim. Şenay Gürler’in canlandırdığı tek oyunculu bir oyun. Birkaç aydır Avrupa Yakası ‘binge’liyorum, ve kendisini de sevdiğimden Bu Hikaye Senden Uzun Osman hoş bir deneyimdi. Dürüst olursam bilet alırken düşünceliydim. Hatta gayet gerginimdim çünkü bu benim ilk tiyatro deneyimim olacaktı, ayrıca kalabalık mekanlarda olmanın beni oldukça yorduğu gerçeği de cabası. Yine de son zamanlarda nöroplastisite üzerine okuduğum bloglar sayesinde ilgimi çeken şeyler konusunda daha somut eylemlere geçmeye çalışıyorum. Aslında kültür-sanat etkinlikleriyle tekrardan buzları eritmeye ve bu süreci dönüştürmeye çalışıyorum.


1 saat 20 dakika olması lazım, tamamen odaklı izledim oyunu. Kitaptaki sevdiğim metaforları tekrardan duymak da hoşuma gitti. 


9 Mart:


Sally Rooney’in Güzel Dünya, Neredesin? romanı bitirdim. Üç haftadır okuduğum kitabın son 50 sayfasını gece masa başında, havalı ışıklandırmalarımın altında tamamladım. Duyguların karmaşıklığı beni fazlasıyla doyurdu. #relatable


Rooney’nin okuyucuyu detaya boğan üslubunun bana iyi geldiğini fark ettim. Okuduğum bir yorumda bunun gayet bunaltıcı olduğunu yazmıştı biri ama beynimin detaycı işleyici bir manada sahnedeki her detayda kendine bir yer buldu. Hoşuma gitti çünkü çok gerçek hissettirdi.


27 mart:


9 Mart’tan bu yana birkaç kitapla haşır neşir oldum. Öncelikle bell hooks’un Feminizm Herkes İçindir kitabını okudum. Kendisinin “Vizyoner Feminist” diye adlandırdığı ideal feministi, feminizmi anlatıyor. Feminizm 101 için okunabilecek inanılmaz bir kitap diye düşünüyorum. Hareketle ilgili bazı başlıklar üzerinden daha çok sohbet havasında bir kitap. Araya sıkıştırdığı terimler ve konseptler hiç bunaltıcı hissettirmedi. Yer yer araştırma yaparak ekstra bir deftere bu notları alarak kitabı okuyabildim. Kitap ‘nature’dan çok ‘nurture’a odaklanıyor, bu da davranış/hormonlar üzerine bilimsel bir kitap okuma isteğimi yeşertti. Bu yüzden küçük bir yoklama sonrası Robert M. Sapolsky’nin Davranış kitabını aldım. Ona ne zaman başlarım bilemiyorum ama geciktirmekten de pek yana değilim. Cevaplanması gereken sorular var aklımı fazlasıyla kurcalayan. Kitap 700 sayfa civarı ama sanırım dili akıcı o yüzden motive olmaya çalışıyorum.


Ve durmadım… Feminizm Herkes İçindir’in nihayetinde bell hooks’tan devam ettim, ediyorum. Değişme İsteği’ne başladım. Araya pek zaman sıkıştırmadan bu hafta kitabı bitirmek istiyorum. 


Birkaç gün önce Sally Rooney’nin Arkadaşlarla Sohbetler romanına başladım. Sally Rooney külliyatını bitiricem sanırım. Bundan sonra Intermezzo’ya başlamayı düşündüm dün. Rooney’nin karakterleri, yaşanan olaylar daha kabul edilebilir cishet ilişkilere odaklanıyor. Bunlar cidden başka bir düzeyde sinir bozucu olsa da onu okurken kendimden bir şey bulup zihnimi dağıtabiliyorum. Okumak keyif de veriyo belli ki ki devam ediyorum okumaya. Neyse hayırlısı.


Substack’te nöroplastisite üzerine bloglar okuyorum bu aralar. Özellikle zaman ayırtmaktansa ne yapacağımı bilemeden elime aldığım telefonda substack ‘scroll’layıp bunları okuyorum. Umut veriyor, bu da iyi hissettiriyor. 


29 Mart:


Geçen gün Feminizm Herkes İçindir’in etkisiyle Gerda Lerner’ın Ataerkinin Yaratılışı kitabına başladım ama ondan önce okumak istediğim bir ekonomi kitabı olduğu için Giriş kısmında bıraktım. O ekonomi kitabına da yine bell hooks’un kitabından sonra başladım. Gerçekten her şeyin birbiriyle bağlantılı olması ve bir alanı yalnızca onu okuyarak anlayamayacağım gerçeği cidden zorluyor ama küçük adımlarla bu stresi azaltabilirim, gerisi gelir. Neyse hayırlısı.


2 Nisan:


31 Mart’ta Beyoğlu’nda Manevi Değer’i izledim (Söyleyeceğim şeyler spolier içeriyor). Film hakkında bi fikrim yoktu, mubi’de görmüştüm sadece ve Renate Reinsve baş rolde olduğu için izlerim diye düşünmüştüm. Sonrasında önceden bilet alıp gitsem de plansız diyebileceğim bi şekilde filmi izlemeye gittim. Oldukça keyif aldığım yoğun bir 2 saat geçirdim. Keyfim yalnızca filme hissettiğim hoşnutluktan kaynaklanmadı, uzun bir sürenin ardından ilk kez sinema salonunda film izlemek bana çok iyi geldi. O yoğunluğu; kapkaranlık bir odada, sürtüşme, yutkunma seslerini dahi deneyimlediğim bir ses sistemiyle büyük bir ekran karşısında filmi izleyebilmem de sağladı. Sinemanın fiziksel deneyimini özlemişim.  Filmden çıkınca film hakkında bir buçuk sayfalık bir not aldım. Onların hepsini burda yazmayacağım ama fark etmekten hoşnut olduğum şeyleri ve aklımdaki soruları not aldığım şekliyle buraya bırakıyorum:


“Filmin devamında gustav sonrasında nora için yazdığını anladığımız bir film senaryosunun baş rolünü noraya teklif ediyor. nora babasına kızgın bu yüzden kabul etmiyor. sonrasında gustav’ın yolu amerikalı bir aktristle kesişiyor. daha naif, belki aptal biri olarak portrelendiğini görüyorum filmde bu karakterin.  devamlı gustav’ın bu filmi yapma motivasyonunu anlamaya çalışıyor. Neden annesinin intihar ettiği evde yaşadığını vs sorguluyor. gustav senaryoyla kendini ayırdığını söylese de bunun pek doğru olmadığını görebiliyoruz çünkü zaten en başında filmde kendi ailesinde, ana hikayeden birini oynatmak istiyordu ayrıca rachel’ın saçını nora’nın saç rengine boyatmıştı. (bu arada saç renkleri aynı olunca yüzleri gerçekten birbirine benziyordu iki karakterin de. Belki de gustav zaten ilk anda norayı rachel’ın yüzünde gördü ve bilinç altısal bi yönden ona çekildi.) Gustav annesinin intihar ettiği odada bulunan yeni alınmış bir ikea sandalyesini gösterip bak bu sandalyeyi kullandı intihar ederken diyor. Rachel da buna inanıyor, daha sonrasında kızı agnes’le bunun dalgasını da geçiyorlar. Yani, dediğim gibi karakter  saf/ aptal biri olarak portrelenirken filmin sonlarında aslında duygusal olarak etrafının ne kadar farkında olan biri olduğunu görüyoruz çünkü rachel gustav’ı ziyarete gidiyor ve onunla bir “ayrılık” konuşması yapıyor. Filmi- kendisi yadsısa da-gustav için çok manalı ve önemli olduğunu düşündüğünü ve onun o rolü oynamasının doğru olmadığını söylüyor. Bunu da onun bastırılmış duygularını tetiklemeyecek, gayet anlayışlı/ temkinli bir şekilde yapıyor.”


“[Guvtav’ın] Film senaryosu ilk önce geçmişte geçen şekilde yazılmıştı galiba. Filmin sonunda görüyoruz ki hikaye günümüze uyarlanmış (küçük çocuğun norveç bayrağını değil de telefonunu almaya eve dönmesi) Bu Gustav’ın artık geçmişte yaşamayı, yani yaşayanları overthinklemeyi, bırakıp annesiyle yaşadığı olayla yüzleşmiş olduğunu mu gösteriyor? ve olayı günümüze taşıyarak aslında gerçekten gerçek olayla senaryo arasına o baştan beri iddia ettiği net çizgiyi koymayı başarmış mı artık?”


Bu arada dün Arkadaşlarla Sohbetler’i bitirdim. Normal İnsanlar’ın nasıl bittiğini hatırlamıyorum ama Rooney’nin okuduğum son iki kitabı mutlu sonla bitiyor gibi hissettirdi (in a Sally Rooney way). Bu da beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Sonun o kadınların ve durumların bütün kompleksliğine karşın yine bahsi geçen erkeklerle nihayete ermesi çok basit ve kolay bir kurgu gibi hissettiriyor. Her şeyi asla siyah beyaz olmayan bir şekilde oldukça katmanlı hisseden daha “gelenek dışı/alışılmadık” (unconventional’ı çevirmeye çalışıyorum.) duygu durumları yaşayan karakter hikayelerinin sonunun çok “cis-het” bir sona bağlanması…bilmiyorum. Hikayenin devamı içinki beklentimi karşılamıyor galiba. 


Neyse, Intermezzo’yu da okumak istiyorum ama Rooneyverse’e biraz ara verebilirim belki. 



*

Mart ayı “beslenme sürecim” az çok bu şekildeydi. Nisan için de yaparım belki. Yaparsam görüşürüz. Bye!


 
 
 

Yorumlar


bottom of page